
(İranlı büyük sanatçı Khatereh Parvaneh için)
frekansları aynı olan birden fazla cisimden bir tanesinin harekete geçmesi durumunda diğerlerini de etkileyerek, birlikte güçlü bir titreşim yaratmaları hali


Uykumu bana geri ver
Halbuki bir kum tanesi değil miydim
İnkar edemeyeceğim inci olma umudunu saymazsak
Bir farkım yok diğerlerinden
Gizli ya da açıktan tüm bildiklerine rağmen..
Her günü bir olmuyor ademoğlunun
Her zaman iki yol yok...
Bazen bir üçüncü yol,
Çeler aklını
Uyutmaz bildikleri
Ah benim otuz yaşım!
Gel seninle anlaşalım
Bunlar bendekiler, al..
Uykumu bana geri ver
Kurumuş bir çam ormanından
Denizlere çıkan yolları bileyim
Yeter..

Yerçekimine aykırı bir koridordu ruhum.
Önden önden yürüyen bu hoyrat varlıksa;
Tanıştırayım; bedenim.
Her ikisinden de sıyrılmış, bir “ben”
Tüm ilkel sesleri duymaya programlanmasına rağmen,
Sözcüklere itimat etmeyen.
Aslında, inanma sorunum yoktu.
Canımın istediğine inanabilirdim,
Kadere mesela..Gizliden, bir köle gibi bazen
Bir sonuca bağlanmak güven veriyordu.
Bu yüzden belki,
Ne hakiki bir melek görmüştüm ne şeytan..
Hakiki bir melek ya da şeytan görmemiş insan..
Hakikat nedir bilir miydi?
Ruhum ve bedenimi uzaktan izlemek
Kader miydi “ben”im seçimim mi?
Başkasının satırlarında çalım satan bir yazar gibi,
Bana yabancı bu alemi, geçici görüyor, küçümsüyordum.
Herşey olması gerektiği gibiydi sanki.
Şaşırmak için öbür dünyayı bekliyordum.
Şimdi çaresiz bir zamana sıkışmış,
Omuzlarımda hayali birer melek ve şeytan.
Gerçekliği su götürmez bir öbür dünya simülasyonuydu “ben”
Rüzgara karşı kibrit çakıyordum.
Hükmü bir tek baharda geçen.
Defne'yle bir ağaç çizdik dün akşam. Ben ağacı çizdim, o meyveler yaptı üzerine. Sonra iki oldu ağaçlar, sonra üç. Sonra şiir yazdık ağaçların üzerine, içimizden geldiği gibi. Ben yazdım, Defne’ye okudum. Defne söyledi ben yazdım. İlk beraber resim şiir çalışmamız aklımın en güzel yerinde şimdi. Defne söyledi ben yazdım. Ben yazdım, Defne yaşadı. Bir şarkı gibi. Eski bir söz gibi, bir düş gibi. 
Şarkı diyor ki;
Yani çevirisi aynen bu;
Mesafeli bir ilişki olsun
Bir bir rakipleri gözden geçirelim ikimiz de
Özenelim ona buna
Bilenelim ona buna
Yumruklarımızı sıkalım
Gerekirse kırıcı olalım
Birlikte ve hatta tek başına
Farketmez
Farklı olalım, herkesi yenelim
Hırslı olmak iyidir
Zaten iyi kötü değil konumuz
Yeter ki, kazanan olalım
Radyodaki bu şarkıya eşlik edenleri,
Kafamda 1 yıl tatile gönderiyorum

Güzel Zamanlara Mıhlanmış Bir Kız Çocuğu
Alsancak’tan Teşvikiye’ye yürüyorum koşar adım.
Eski evlerin pencerelerinde çiçek büyütüyorum.
Tramvay bekliyorum.
Telaşım yok.
Acele etmek günlük dilimizde kullanılmıyor o vakitler,
Mutluluk ölmemiş, yüreğimde yaşıyor,
Mutluluk diye bir “an” var,
Bir kere elimden kaçarsa..geri gelmeyecek..bunu henüz bilmiyorum.
Büyüklere anlatılan şehir masallarını yemiyorum.
Bu bir yenme-yenilme mevzusu değildir.
Hele uyum ve alışkanlıkları içeren sosyolojik bir mevzu hiç değil.
Canlılarla ise, ilgisi yok,
Ruhlarımızın üstünde ve ötesinde bir boyutta.
Korkarım uzağına düşüyorum zamanın,
Uçlarında dolaşıyorum
Bildiğin üçbuçuk atıyorum,
Bu gece hemen şimdi
Çık şu Yeşilçam ya da Gazi Kadınlar sokağından, tut omuzlarımı
Silkelenip kendime gelmemi söyle yeniden
Kestane tezgahlarına çarpa çarpa
Kaçsam da.
Al bunlar anahtarlarım
Tek tek aç şu kilitlediğin kapıları
Anahtarımı bırak, git lütfen.

Dingin Serseri
Gençliğin en güzel yanı
Dönebilmek istediğin yöne
Tepe tepe bu hakkımı kullanıyorum.
Kendimi tebrik edemiyorum, ıssızlaştım.
İçimde koşturan atları, dizginliyorum.
Deftere, kaleme yalan söylüyorum
Posta koyuyorum, küfrediyorum, aldırmıyorum
Çok kalmayacağım zaten.
Velhasıl ben de gelip geçiyorum
Sahip çıkıyorum inceliklerime.
Temiz masa örtüleri, vazoda çiçekler
En güzel demimdeyim, gel.
Bir bardak çayımı iç.
İncitmem sözlerimlen,
“Ne’n var senin öyle?” bile demem.
Dingin bir denizaltı gibiyim
Dalgaların altına indim, yosunların yanına.
Kayıp denizkızlarıyla arkadaşlık ediyorum.
Akşam sefalarına küsüm,
Yokum artık, sürsünler sefalarını
Yaseminlere döktüm içimi,hanımellerini tuttum
Sabaha kalan olmadı.
Baktım olmuyor, delikanlı değiller,
Alemi yok masal dinlemenin.
Ben artık bir masal uydurucusuyum.
Eskiler alıp eskiler satıyorum.
Biriktirip hemen harcıyorum.
Zarif semt adları, çıkmaz sokaklar,
Denize inen yokuşları seviyorum,
Antika fincanlar, tozlu perdeler, film afişleri.
Sevdiğim şehirlerin yemeklerini, uzak ülkelerin lokantalarında buluyorum
Şaşırmıyorum.
Anneme yalan söyleyip serserilerle buluşuyorum.
Meyhanelere giriyorum gece yarıları,
Tehlikeli yollardan geçip,
Şehir efsanelerinden uzak duruyorum.
Şehirlerarası bir otobüs camı gibiyim, alnını bana yasla,
Seyret ve yol bitince in lütfen.
çekmecelerimden çıkarıp size gösterebileceğim hiçbir mucizem kalmadıGöğsümde teneke bir kutu.
Tıngırtısı benden önde gidiyor,
Uzun uzun yolları yürürken
Kendi içimden geçiyorum topuklarımı vura vura
Anlatmamaya yeminliyim.
Piç ettim lisanı,
Eskisi gibi net değilim,
Flulaştım.
Sıfıra çok yakınım
Artıya da eksiye de aynı şiddette yatkınım.
Sözlerim de hiçbir noktanın önünde duramıyor,
Noktayı buluncaya kadar virgül virgül virgül,,,
Zerafetle ifadesi öyle zor ki,
Göğsümdeki teneke kutuda saklı ipekli mendilim.
Safiyeti gördüğüm yerde başlıyorum ağlamaya,
71 milletin sesinde kayboluyorum.
Yanlış.
İçi oyulmuş bir ağaç gövdesiyim.
Gazoz ağaçlarına inanıyorum hala,
Filmlerin, şarkıların içinde yürüyorum
Ellerime kollarıma eril kementler, kelepçeler
Yakalanır mıyım daha?
Serçe kalabilir miyim hala ?
Silahlandım, ne bekliyordun?
Düz yollar dururken
Dikine gitmek kolay mı???
(Şükrü Erbaş, Ömür Hanım ile dertleşirken düştü aklıma. Sonunu ise, istesem getirirdim. Ama az geldi yaşım, sindiremedim. Bazen belli bir sonu, konuşmak istemez insan, yeterince “ol”madığından. Birgün bir baktım, İsmet Özel noktayı koymuş bile...)
Ömür Hanımla Zaman Efendi;
Aynı pınardandı içtikleri,
Aynısıydı koşaradım geçtikleri yollar,
Ayak izleri, parmak izleri, yara izleri, hep aynı.
Uzun uzun sustukları ses,
Yerine varmayan sözleri bir.
Mesafeli bir ilişkiydi.
Elini tutmaya korkardı Ömür Hanım, Zaman Efendi'nin
İkisinin ortak korkusuydu alışmak.
Arkasından koşmaya çekinirdi Zaman Efendi, Ömür Hanım'ın
İkisi de bir an önce gitmek isterlerdi, kalmayı sevmezlerdi.
Günlerin soluğu tükenmişti.
İkisinin de, umutsuzdu misafirleri
Onların evinde,
Onlardan medet umar, onlardan dert yanarlardı
İkisini birbirinden ayrı göremez,
Acımasız, halden anlamaz, vefasız bulurlardı.
Önce Ömür Hanım anladı,
Ardından Zaman Efendi sezdi.
Yanyana dursalar da
Birbirlerine yetişemezlerdi.
Birlikte susup birlikte söylemenin
Ortak mutluluğun adını koymanın
Birbirine yetmenin
Anı yakalamanın vakti belliydi.
Su gibi..
Akıp geçmişlerdi.
Kimselere yaranamadan,
Hem en ulaşılmak istenen
Hem hep ertelenen olmaktan yorulmuşlardı.
Ömür Hanım, artık vakit gelsin istedi
Açıldı Zaman Efendi'ye.
"Daha değil" dedi Zaman Efendi,
Daha vakti var...
((.....en doğrusu son kertede iki insan
vakitsiz okunmuş bir ezandır
çünkü zaman
iki insan
ya da
hiç...
İsmet Özel))
Frida’nın düşü
Mavi bir evim ben
İçimden nehirler akar
Sonra kırmızı bir çizgi
Mavi bir evim ben
Düşler geçer içimden
Ayakucumda uçurtmalar
Sonra kırmızı bir çizgi
Sonrası sarı bir yalnızlık
26 mayıs,
Cevapsız kaldığımda anladım
Yeryüzüne öksüzdü bu küçük hanım,
Sesim de yaralı çıkaramadım,
Bir martı çığlığı bu içime attığım,
Haliç gibi
Hem ayrı hem denize bağlıyım
Mayıs'05
Çözülmeler/Kopuşlar -EPISODE 1
Google’dan şarkı tuttum
“elimden birşey gelmez" yazıp google da arama yapsam!!!!
Elimden bir şey gelmezken, google dan birşey gelir mi? Benden birşey olmazken, ekrandaki bir diktörtgene bir iki sözcük yazmak...Ondan medet ummak...
"Elimden birşey gelmez " başlıklı bi tartışma açsam sanal forumlarda, yazsa insanlar ellerindekileri, ellerinde olmayanları, olmasını istediklerini, olsa nasıl olacaklarını ya da nasıl olacaklarını sandıklarını..
Çok karmaşık..Dünya,aslında daha basit olmalıydı.. Olmadı..Dünyayı aslında, daha basit algılamalıydım.
..Cam bardakta su gibi, bi demlik çay, simit peynir gibi, uzun bir sahil yolu, ağaçlı dik bi yokuş, amaçsızca çıkılmış, kısa bir tatil, bi t-shirt bi kot gibi...düğüm olmuş bi çamaşır ipi, düğmeleri eksik bi gömlek, buruşuk çarşaf, kurumuş ekmek gibi basit..
Hafıza; acımasız bi dost. unutkanlar...Şanslılar mı, yoksa unutmak zamana verilen en büyük ceza mı?
Zaman; ilaç mı gerçekten? Gerçek ne ola ki?? Basitlikte midir cidden bu sorunun yanıtı? İşte bak bunu yanıtlamak, "gerçekten" elimden gelmez. Ama basitlik yetmez bazen onu iyi bilirim...İnsan, uğraşmak ister dünyasıyla.. Elinden dahası gelsin ister..Bi misilleme, bi meydan okuma ister ..İnsan işte, ister..
En uğraşılası olanı “aşk” dediğimizdir. Kiminin maraziyeti kiminin ilacı kiminin yarası...Ama en yakışanı..Kabul bulanı...Hadi bundan başlayalım;
Bi şiir gözlü kadın, bi şiir sözlü adam lazım her insanın hikayesine..
Yeminler etmeli şimdi, hiç olmadığı kadar kederliyken, hiç olmadığı kadar yürekli olmalı...Peşinden başka kıtalara, başka evlere taşınmalı pek sevgili sevdiceğin. Gelincik tarlalarında koşturmalı, baharın peşinden koşar gibi. Kendi kendine yama yapmalı yeni bir aşkla...Aşk kapamalı eskilerden kalma açıkları, merhem olmalı sıyrıklarına..
Bi süre görmezden gelinebilir eski kırıklıklar, bir süre de olsa, hepsi gelip geçmiş, dünya masalmış gibi...Bir şarkıya kaptırıp gitmeli, sözleri bütün gün ağzında gevelemeli, anlamsız yere aklında bir nakarat, olur olmaz yerde şarkı söylemeli.
Aslında en iyisi, samimi, zarif bir Erol Evgin şarkısı dinlemeli. Eski zamanların en sade, en kırılgan, en temiz aşklarından gelmeli sözleri..Ne kadar da incelermiş demeli insanlar o zamanlar.. Ansızın yoluna, eski zaman aşıkları çıkmalı. Filiz Akın, Ayhan Işık falan. Fonda, Aşıklar Tepesi'nden Boğaziçi manzarası ya da Bayraklı'dan İzmir Körfezi, Hisar, Pier Loti kahvesi, sessiz, kimsesiz, senede bir gün gibi, mekan farkeder mi?? Boyut değiştirmelisin birdenbire, sözlerin, hareketlerin değişmeli, daha bir eski zamanlardan olmalısın..Onsuz hayat boş bir virane olmalı, tüm bir yaşam boyunca sevmeye yürekli, umutlu aştan yana durmalı, meyhaneler yetmemeli aşkının coşkusundan insana..Unutmamak üzere çöllerde dolaşan bir Mecnun gibi olmalı ki ayrılık insanı divane etmeli...En sonu isyanla bitmemeli yüreğine basa basa geçen duyguların, öfkeli sokaklara dalmamalısın, "Tanrım, ben bu dünyaya alışamadım" demekle yetinebilmelisin gözyaşlarını içine akıtarak..Bağırıp çağırmadan, ah etmeden, kötü söz söylemeden, içinde büyüttüğün çiçeklere kıymadan..Efendi gibi, acını alıp, bi kenara çekilip, kül olmalısın bi Sezen şarkısıyla. "İste, yeminler ederim aşka" demelisin, deli kızın türküsünü söylemeli saçların, dağılmalısın çünkü aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk..Hem, aşkları da vururlar bilirsin, şarkıya şiir olur. Esas olan şu saniyedir, ne yaptıysa yapmıştır herşey affedilir, git..mesin...gelsin...bu gece gelsin, isterse yeniden gitsin, ne varsa verdiğin, alsın götürsün...bile bile herşeyin bittiğini hem de..büyü bozulur sonra..sonra vazgeçmelisin hiç tanımadığın, bilmediğin ellerinden o yarin..birgün eski aşklara selam bile gönderilebileceğini düşünüp su serpersin yüreğine..yaparsın...ne olursa olsun zamanın geçtiği bilgisidir hayat kurtaran...içten içe bilirsin..unutmak da olmasa insanın özünde..ölürsün..anne karnını bile unuttuğunu düşünürsün ki bu da unutulur, inanırsın. çünkü inanmadan yaşayamazsın tüm faniler gibi. bu da geçer...daha öncekiler gibi dersin...geçer mi? Geçer mi geçer..Farkındasındır artık, bu kızı yeniden büyütmenin, değirmenlerde öğütmenin vaktidir..İçindeki küçük kızın elleri kayar ellerinden, gidersin, bütün aşklar yüreğinde, ayakların geri geri...bi rumeli havası tutturursun, saat sabaha karşı 3'tür. o gün işte..ölürsün sanki, ilk öldüğün gün, o gündür... Aylardan Ekim'dir. Bi sandalye kadardır uzayda kapladığın alan, dört top olmuşsundur. Karnındadır tüm dünyanın sancısı..Vedalaşırsın, içinle,,bi sabah uyanırsın..sende hiç "iç" kalmamıştır..
Zaman gelir zaman geçer sonra, küllerinden yeniden doğman gereklidir, Ajda'dan "yeniden başlasın" la ama bu kez yarım kalmasın diye, kalbinin aklıyla, daha korkusuz, daha bilerek,...Hatta "bitti" dersin, buraya kadarmış, unuttum bile, avutursun kendini, en kötü sigaraya yeniden başlarsın, bol bol alışveriş yapar, çantanı kapıp sıkça seyahat edersin..kimseye içten gülemezsin çünkü derinden dinleyemezsin bir süre..nereye bastığını, nerede yürüdüğünü anlamazsın..günler akar geçer...bir bakmışsın yeni bir film için, başka bir sinema salonunda, belki daha boyutlu bir perdenin önünde, iki koltukta yanyana oturmuşsun..... Belki o zaman..Umarım..Google'a eklersin "elimden birşey gelir mi" nin yanıtını.. Hatta “şansımı denemek istiyorum” butonundan"elimden yaşamak gelir" çıkar..Kimbilir...
Nisan-Mayıs'08
Gelişin
Düğün bayram.
Çorak topraklara yağmurun serpilişi.
Kuş sesleri, börtü böcek
Köylü bir şairin samimi dizeleri gibi...
Bana yeni şarkılar getirmeyi
Unutmayasın
Dallara bahar indi
Şen değilse de gönlümüz
Umudumuz olsun..
Şarkılar..
Ne olurdu ki biz hep bir ağızdan
Sussak...
Bütün kış bunu düşündük
Çare etmedi.
Günler ısındı
Çimenler ıslak
Üşüyen ayaklarımızı
Soğuk kumlara göme göme
Kumsallara adımızı yazıyoruz.
Varsın silsin dalgalar.
Gücenmiyoruz.
Ömür bitmesin istiyoruz bir yandan
Harcadığımız günlerin acısına şarap basarak
Sessizliği dinliyoruz
Güya..
Bal gibi biliyoruz
Yenilginin sesi bu...
Büyüdükçe, yaban oluyoruz.
Bu gazeteler hep yalan yazıyor
Paranın pulun bitmesi değil
Ters yüz getiren dünyayı
Telafisi yok geçen yüzyılın
Anca koyuyor acısı..
Kelimelerin gururu kırık
Ses..
Bundan bitti
Zamanın ruhuna karşı
Yürümeyi tercih ediyorum
Sakin adımlarla
Eskimemiş ruhların tınılarıyla
Şu tepeyi geçiyorum
Ötekini de
Nefes nefese
Eski bir uygarlıktan kalma bir antik kenti,
Papatyalar basmış
Hala papatyalara basmadan yürümeye çalışanlardanım
Hoşnutum.
Binlerce yıl öncesinde yürüyorum
O zamanın dualarını düşünüyorum
Kabul olmuş mudur?
Belki bir bin yıl daha var
Bizim buraları papatya basmasına
Küçülüp bir nokta gibi kalıyorum ya
O zaman anlıyorum,
Benim değil,
Dünyanın sorunu...
Silverland
Nisan’09